< Deniz tuzlarından oyun hamuru yapmanın tarifi... - Blogcu





Narin ayarda

İçimden bir sayı tuttum ve çamaşır makinesine baktım.

Yeşil, mavi, kırmızı, mavi. Arada beyaz?

 

“Anneee!”, çığlığı içinde bir koÅŸu, anneyi çekiÅŸtirerek makinenin önüne getirme.

İçinden tuttuÄŸun sayı kadar makine turu izleyip anneyi orada beyaz olduÄŸuna, renklilerin arasında bir beyaz olduÄŸuna ve tüm renklilerin onu boyayacağına, mahvedeceÄŸine, onun asla diÄŸer renkliler gibi keskin bir renge sahip olamayacağına, renkler arası ama renksiz bir hale bürüneceÄŸine inandırmaya çalışma.

Annenin gülmesi, çamaşırların dönüÅŸünü, içinden tuttuÄŸun sayı kadar izlememesi.

 

Somurtarak soÄŸuk mermere oturdum. İçimden baÅŸka bir sayı tuttum.

 

Mermerleri saymaya baÅŸlama.

TuttuÄŸun sayıya yaklaşık çıkarsa her ÅŸeyin üç gün boyunca istediÄŸin gibi gideceÄŸini hayal etme.

Hayalinle oynama.

Hayaline dalmışken, mermer saymada nerde kaldığını unutma.

Tekrar saymaya üÅŸenme.

 

Ellerimi iki yanımdan yere yaslayıp kurduÄŸum baÄŸdaÅŸtan kendimi kurtarmaya çabaladım. Bacaklarımı birbirine dolamayı adet haline getirmeme raÄŸmen, çözmeyi her defasında bin bir güçlükle yapmama içerliyordum.

 

Yine de, bunu bacaklarıma da beynime de hiçbir zaman itiraf edemedim.

 

Banyodan çıkarken gözüm aynaya takıldı. Dudaklarım yeteri kadar çürümemiÅŸti, tenim de istediÄŸimden daha sarı deÄŸildi.

BaÅŸkalarına göre saçma sapan gelen ÅŸeylere gösterdiÄŸim gereksiz dikkatimi, aynaya yöneltmek istemedim. Nasıl olsa onun da zamanı gelecek, bir ÅŸekilde oradan kopamayacaktım.

Bir gün.

Ama o güne daha çok varken, çamaşır makinesinin her dönüÅŸünde ellerimi çırpmak, eÄŸer içimden tuttuÄŸum sayı kadar saniye boyunca nefesimi tutabilirsem bir gün bir portakal olabileceÄŸime inanmak gibi önemli iÅŸlerle meÅŸguldüm.

Büyüyünce portakal olacaktım ben!

Anneannemlerin bahçesindekilerden. Denize yazın deÄŸil kışın bakacak, limonların ve diÄŸer portakalların kokuları arasında olacak ve hep yazın gördüÄŸüm yeri tüm kış görmenin keyfini çatacaktım.

Öyle hareketli yorucu bir iÅŸ de deÄŸildi hem bu. Tek yapmam gereken dalımda durmak ve deÄŸiÅŸimin kendiliÄŸinden olmasına izin vermekti. Hem turuncu…ne hoÅŸ bir renkti!

Yeterince parlak ve göz alıcı, yine de uçlarda deÄŸil, ana renk deÄŸil, korkutan bir güzelliÄŸi ya da rahatlık veren bir doÄŸurganlığı, yaratıcılığı yok.

Portakal olmadım.

Olmak için uÄŸraÅŸmadım bile. Çünkü dal bulmam gerekliydi, turuncuya boyanmam gerekliydi, güzel kokan insanların yanında, denizi kışın görmem gerekliydi. Gel de bir kara adamına denizi anlat. Kışın deniz ne olurmuÅŸ onu anlat. Olur mu öyle ÅŸey?

 

MutfaÄŸa koÅŸ, lavaboyu suyla doldur.

Küçük kırmızı tabureyi al önce ama. Boyun musluÄŸa yetmez ki senin.

MusluÄŸu açış, deterjanı lavabonun içine boÅŸaltma, ellerini suda çırpma.

Kendi köpük denizini yaratış.

 

Bugün bile bulaşık makinesini yanlış çalıştırdığımda çıkan köpükleri temizlemek niyetiyle iÅŸe koyulduÄŸumda, kendimi oturup köpüklerle oynarken buluyorum.

Sonra köpükler su oluyor.

Saf bir su da değil, deterjanlı.

Her yer yapış yapış olduÄŸunda, köpüklere deÄŸil köpüklerle oynamaya bu kadar hevesli olduÄŸuna söven bir kadın.

 

Ellerimi lavaboda oraya buraya sallarken bir ÅŸeyler düÅŸünmek istedim. Dikkatimi sadece köpüklere verememiÅŸtim bu sefer. Banyodan mutfaÄŸa gelirken deÄŸiÅŸmiÅŸtim ben. Koridorda saçlarım uzamış, biraz daha mavi olmuÅŸ, gözlerime tozlar kaçmış, gözlerim kızarmış, bileklerime giden kanın akışı bile yön deÄŸiÅŸtirmiÅŸti.

 

Köpükleri elimde tutmaya çalışırken nefesimi tuttum ve içimden bir sayı düÅŸündüm.

DüÅŸündüÄŸüm sayıyı tahmin etmeye çalıştım.

Bilseydim çamaşır makinesinde dönen mutlu ve tembel bir portakal olacaktım. Annem gelip bana gülümseyecek ve mermerlerimizin sayısı kadar öpecekti beni.

Üç hakkım vardı.

Dördüncüde bileceÄŸim.

 

Uykunun ardından 1,2...9.

Kaldırımları saymadan hızlı adımlarla ilerledim. DevekuÅŸlarının kafalarını topraÄŸa gömmesi kolaydı. Böyle bir yetiyi betonarme bir ortamda deneselerdi ya. UÄŸraÅŸmak, çabalamak, kafanı gömmek, görmemek, görünmemek… Gözlerini kapayıp gizlenmeye çalıştıkça daha da fazla göze batmamak iÅŸten deÄŸildi böylesine bir yerde. Kafamın içinde tek bir ses tonuyla esen onlarca sese dalınca, uyduramadım adımlarımı yanımdaki düzensiz adım seslerine. Önümdekilerin tökezlediÄŸini görünce, ayaklarım yerle teması kesmeye karar verdi. Dizlerime baÄŸlı olduklarını unuttular, sanki beni hiç tanımıyormuÅŸ gibi kendi yollarına gitmek istediler.

Kendimi yerde buldum.

Bulmadın, düÅŸtün, hissettin, hatırlıyorsun.

Seksek karelerinden birinin içine düÅŸmüÅŸüm. İkincisine. Üçle dördü bir arada basmadan önceki heyecana, ya da tam tersi, üçle dörde aynı anda basılmış, geri dönülmüÅŸ, tekrar aynı heyecan atlatılmış, oyunun sonuna gelinmiÅŸ de olabilir. Hava kararmış, elindeki sarı tebeÅŸir minik kırmızı ellerini sapsarı boyamış da olabilir.

Tavanın gibi.

Tavanım.

Her gün, ilk günaydınımı paylaÅŸtığım, paylaÅŸmaktan da öte, günaydınımı tamamen kendisine bıraktığım sarı tavanım.

Üzerinde sineklerin biriktiÄŸi, boyasını yeni yaptırdığım kusursuz düzlük.

Uyku gelir, parmak ucunda yürür ÅŸakaklarımda, damarlarımda parmak izlerini bırakır. GittiÄŸinde gözümü daha da sıkı yumarım, geri gelsin diye. "Nerede kalmıştık?" derse hiç beklemeden devam edelim diye. Gelmezse tavana bir merhaba demenin vakti gelmiÅŸtir. Gözleri bir anda açıp, tavanla kısa ve resmi bir merhabalaÅŸmanın ardından uykuya geri dönülebilir.

O dolanmaya devam ettikçe kanımda, düÅŸtüÄŸüm yer beton olmaz, seksek karelerim de eÅŸkenar dörtgenler olmaktan çıkıp eÅŸliktençokuzak yamuklar haline gelir. Ellerim tebeÅŸir, tebeÅŸir ellerim olur, dizlerim gurur duyduÄŸum çiziklerle kaplanır. Canım acımaz mı? Acır tabii, ama bir anda hepsi birden dökülmüÅŸ diÅŸlerimin bir zamanlar olduÄŸu yerleri göstere göstere sırıtırım. Acımadı ki.

Dolandı, sıkıldı, ve gitti.

O halde bir kere daha deneyelim, gelir belki? Sinekler, tavan.

Yum gözlerini, yum, sineklerin kafalarını tavana gömme vakti.

Bir, iki, üüç-dört... dokuz, geri dön! Dengeyi saÄŸla, tek ayak üzerinde baÅŸarabilmelisin önce, sonra çift ayak bas, hadi...

Kendimi yine yerde buldum.

Neden onlar tökezlerken düÅŸen hep ben oluyorum?

kara adamına sevgilerle.

“Denizin kıyısına vuranların yalnızca dalgalardan ibaret olmadığını sen de biliyorsun”, diye tekrarladı usulca. Yalnızca kurumuÅŸ ve uzun zamandır açılmamış dudaklarının yeniden hafifçe açılıp kapanıp birbirleriyle oynaÅŸmasının sesi çıktı. O sesi de zaten dalgalar alıp götüreceÄŸi için, dediklerini yalnızca kendi duyacaktı. 

Ayaklarıyla kumun temasını en az indirebilmek için kapalı ayakkabı giyerek inmiÅŸti sahile. Hâlbuki o ne kadar uzaklaÅŸmaya çalışırsa çalışsın küçük kum tanecikleri varlıklarını ona mutlaka hissettirmek isterlerdi. Bir rüzgâr çıktığında ellerini kucaklar, gözlerine dolarlardı. EÄŸer onlarla teması reddedecekse; bu küçük tanecikler mutlaka bir yolunu bulup onu sararlardı.  Ayakkabılarının içine bile doluÅŸan kumlara içinden lanet edip kendi kendine mırıldanmaya devam etti. Denizin kıyısına vuranlar yalnızca dalgalar deÄŸildi elbet. Ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, onu sımsıkı kucaklayan ve nefes bile almasına izin vermeyenler de yalnızca kumlar deÄŸildi.  Küçüklüğünden beri nefret etmiÅŸti kumlardan. Denizden çıkar çıkmaz musallat olurlardı. Terliklerini bulana kadar, tüm ayağı kuma batmış olur, terlikler de o kumlu ayaklarla giyilmek istenmez. Sonra uÄŸraÅŸ dur, tamamen temizlenmek için. Neden bilmez, tüm kızların yanık tenleriyle dolandığı o küçük yerde, kumlara yatıp güneÅŸlenmekten kaçınan tek kız da o olurdu. Bir ÅŸekilde iÄŸreniyordu kumdan, denize duyduÄŸu tutkulu bir aÅŸka raÄŸmen.

Belki de açıkça ve kendince haklı nedenlerle kıskanıyordu kumları. Denizle bu kadar içli dışlı olmalarından, birbirlerini kucaklamalarından, birinin “deniz” dediÄŸinde diÄŸerinin aklına kendi isminin deÄŸil de “kum”ların gelmesinden… Sonra denize ulaÅŸmak için kumlara yalın ayak basarak gitmek zorunda oluÅŸunu da sevmiyordu mesela. Arzuladığı, sonsuzluÄŸu yakaladığı denize, denizine ulaÅŸması için illa kumlarla muhatap olması gerektiÄŸini düşünmek bile midesini bulandırıyordu. Bu yüzden, bugün kumlara biraz dil çıkarmak, biraz da onları aÅŸağılamak istemiÅŸ, herkes yalın ayak üzerlerinde yürürken, o kapalı spor ayakkabılarıyla üstlerinden geçmek istemiÅŸti. Ah, bir de her rüzgârda ÅŸunlar gözüne girmeseydi!

Saatlerce hazırladığı konuşmasını bir kez daha tekrar etmeye çalıştı kendi kendine. Ayna karşısında prova yapmayı da denemişti, ama başaramamıştı. Aynaya bakıp bir şeyler söylediğinde, sanki konuşan kendisi değilmiş gibi geliyordu. Orada gördüğü, kendi kafasında kendini canlandırdığı gibi değildi ki. Aynadakinin ne yüzünü çevreleyen dalgalı siyah saçları vardı, ne de kıpkırmızı dudakları. Kafasında kendine uygun gördüğü, anaokulunda kitaplar okunurken betimlenişine hayran kaldığı pamuk prenses görüntüsü varken, aynadaki kısa saçlı, soluk dudaklı, yanakları bile o prenseslerin allı yanaklarından çok uzak bir sarıda kaybolmuş kızın kendisi olduğuna nasıl inanabilirdi ki? O konuştukça, söyleyeceklerini düşünemiyor, yalnızca ona odaklanıyordu. O zaman, yalnızca aynadakinin değil, pamuk prensesin de kaşları çatılıyor, çenesi hiddetle titremeye başlıyordu. Kendi kendine konuşabilmesi için, kendini göremeyeceği bir yere gitmesi gerekliydi. Belki kendiyle yüz yüzeyken konuşamadıklarını, kendinden uzaktayken anlatabilirdi.

İşte bu yüzden, deniz kıyısına inmeye karar verdi, kumlarla uÄŸraÅŸmak zorunda olacağını bile bile. Ardı ardına dizdi cümlelerini, aralara baÅŸka seslerin girmesine de izin vererek. Üç kere en baÅŸtan almaya baÅŸladı konuÅŸmasını. Üçünde de birbirinden çok farklı ÅŸeyler söyledi. Ama bunu yaptığını ancak üçüncü seferinde fark edebildi. Yalnızca tek bir cümleye takılmıştı kafası ve yalnızca onu tekrar ediyordu her konuÅŸmasında. Belki de kendi dediÄŸini kendi bile anlamamıştı bilinçaltında, o yüzden sürekli tekrar ediyordu. Ya da tüm o laflar arasından en çok inanarak söylediÄŸi bu olmuÅŸtu. Birinci konuÅŸmasına “Gidiyorum” diye baÅŸlamış, “Ne yapmam gerektiÄŸini söylemelisin” diye bitirmiÅŸti. İkincisinde “gidiyorum” diye baÅŸlamanın çok sert kaçacağını düşünmüş, “bana ne yapmam gerektiÄŸini söyle!” diye baÅŸlamış, ama o da eninde sonunda “gitmelisin” ile bitmiÅŸti. Üçüncüsünüyse yarıda kesmiÅŸ, kendi kendine tekrarlayıp durmuÅŸtu kıyıya vuranların yalnızca dalgalar olmadığını.

Denize atılan her şey, eninde sonunda kıyıya vururdu. İster tam ortasına atmış ol koca bir okyanusun, istersen hemen sığlığına küçük bir denizin; hiç fark etmez, zamanı gelince kıyıya vururdu denize savrulan şeyler. Bunu daha 4 yaşında o çok sevdiği plastik kovasını denizde oynarken kaybedip, birkaç saat sonra kıyıya vurduğunu görünce şarkılar söyleyerek gidip aldığında fark etmişti. İnsanın da bu şeylerden hiçbir farkı olmadığını ise, kovasını bulmasından 3 yıl sonra, denizin ortasına bir fırtınayla atılan balıkçıların da zamanla kıyıya vurduklarını görünce anlamıştı. Sabah erkenden kalkıp denize gittiğinde, balıkçıları bulmaktan dolayı keyifle şarkı söyleyerek çağırmıştı anneannesini. Çoğu sevginin aksine, denizle sevgisi karşılıklıydı. İyi bir sevgiliydi, aldığı kadar veriyordu da. Önce kovasını ödünç almıştı, sonra babası ve arkadaşlarını. Kovasıyla hala oynayabilirdi eğer kumlardan bu denli iğrenmese, babasıyla oynama çağı ise çoktan geçmiş olduğu için artık dert etmiyordu. Kovasını nasıl paylaştıysa, babasını da öyle paylaşmıştı denizle. Bir gün geri getireceğini bilerek. Ve geri de getirmişti, sözünü tutmamazlık etmezdi o. İşte bu yüzden âşıktı denize. Sonucun ne olacağını çok iyi biliyordu, ama arada neler yapabileceğine dair hala hiçbir fikri yoktu. Bu kısmi bilinmeyenliğinin yanında, sonun ne olacağını keskin hatlarla belirterek oluşturduğu güven, denize bağlıyordu onu. Ona yapacağı konuşmayı tekrarlayıp durduğu adamın aksine, denizde güven buluyordu. Eninde sonunda, kıyıya vuracağını biliyordu.

Kendi kıyılarına vuranlar da yalnızca dalgalar deÄŸildi. Aylardır içindeki denize fırlatıp attığı-zaman zaman da kendilerini kayalıklardan savuran her ÅŸey- kıyıya vurmaya baÅŸlamıştı. Her bir dalga, beraberinde onlardan da bir parça koparıp getiriyordu. Ve bu yosun baÄŸlamış, aşınmış duygular kıyıya vurdukça berraklaşıyor, yosunlar üzerlerinden ustaca bir zarafetle kıvrılıp denize, ait oldukları yere geri dönüyorlardı. Denizin kumla birleÅŸmesini izlemek yeterince aldatılmış hissetmesine yol açıyordu, ama bu çok daha iÄŸrenç bir ÅŸeydi. SevdiÄŸi adama ait her ÅŸey, âşık olduÄŸu deniziyle birleÅŸiyor, iki sevgilisi de onu birbirleriyle, çarpık bir iliÅŸkiyle aldatıyordu! Hayal ettikçe öfkesinden kuduruyor, sonra bir çare bulmak için düşünüp duruyordu. Yapacağı konuÅŸmayı hazırlamak için aÅŸkının yanına gelmesine raÄŸmen, kıyılarda tek gördüğü kendi denizinde kaybolanlardı. Tekrar kımıldadı dudakları. Bu sefer farklı bir ÅŸekilde baÅŸlamak istemiÅŸti konuÅŸmasına. “Seni seviyorum” diye baÅŸlasaydı mesela, olmaz mıydı? Ardından getirilecek bir “ama” ile dengelenebilirdi konuÅŸma. “Seni seviyorum ama gitmeliyim” gibi. Sonra adam düşünsün dursun, neden gitti bu diye, kumlar gibi bırakmasın peÅŸini, izin vermesin onu aşıp denizle kucaklaÅŸmana. Aceleyle sildi kafasından bu seçeneÄŸi. Kesin bir havası olmalıydı konuÅŸmanın. “Senden gidiyorum ve sakın benle gelme!” demeliydi.  Böylece kıyıları, aynı o ekiplerin yaptığı gibi temizleyebilir, sabahın ilerleyen saatlerinde denize girenlerin daha birkaç saat önce o kumlarda yatan bedenlerden-“ÅŸey”lerden- haberi olmayabilirdi.

Farkında olmadan denize bulanmıştı yine bileklerine kadar. Ayakkabılarını deÄŸiÅŸtirip, güzel bir duÅŸ alsa, sonra düşünebilirdi konuÅŸmasını yine. Hayır, hayır, beklememeliydi. Her ÅŸeyin bir zamanı vardı ve zamanı gelip de karada belirdiÄŸinde bu konuÅŸma, onu karşılamak için orda olması gerekliydi. Defalarca yaptığı bir konuÅŸmaydı sonuçta; daha iliÅŸkinin baÅŸlangıcında içine atıyor, daha sonra zamanı gelip de diÄŸer ÅŸeylerle beraber kıyıya vurduÄŸunda da bu konuÅŸmayı kullanıyordu. KonuÅŸmaların yeri, zamanı uzunluÄŸu deÄŸiÅŸiyor, anlattıkları hiç deÄŸiÅŸmiyordu. Bazısı kaldıramıyor, kırıp döküyordu her ÅŸeyi, bazısı “nasıl, neden?” gibi gereksiz sorularla yoruyordu onu. Yüzü gittikçe soluklaşıyor, cevaplardan kaçırıyordu kalbini. “Ben sana deÄŸil, denize aşığım!” denmezdi ki. GüneÅŸten kararmış, saçlarını papatya suyuyla açmış, bir zamanlar arkadaÅŸ olduÄŸu ergen kızlar gibi, âşıkları da demez miydi ona “Denize âşık mı olunurmuÅŸ! Bir de öpüş bari tam olsun!”. Oysa güpegündüz seviÅŸiyordu o denizle, onlar farkında deÄŸillerdi. Birçok sevgiliden daha çok temas halindeydiler ve yine birçok sevgiliden daha sevgiliydiler. Yalnız, zaman zaman onu da bir kuÅŸku kaplamıyor deÄŸildi. Yaşıtları gibi “normal” bir aÅŸk yaÅŸamak zorunda hissediyordu kendini. İşte o zaman, bir sevgili buluyordu kendine, kumdan kaleler yapar gibi. Sonra o sevgiyi de aynı kumdan kaleleri ayağıyla ittirip bozmaktan duyduÄŸu hazza benzer bir hazla terk ediyordu. Çünkü o kumla uÄŸraşıp, güneÅŸte yanmaktansa, denizin içinde kaybolmayı seviyordu.

Bu sefer, denize en yakın kumlardan yapmıştı kalesini. Bu yüzden sapsaÄŸlam duruyordu geçen aylara, vurulan tekmelere karşın. Deniz gözlü bir adamı sevebilmiÅŸti deniz yürekli bir kız. Deniz gözlü oÄŸlan da, onun yüreÄŸinin Poseidon’u olmaya karar vermişçesine hüküm sürmüştü uzunca bir zaman. Ama ÅŸimdi o da kıyıya vuruyordu, zamanı gelmiÅŸti iÅŸte. O da farkındaydı denizde geçirdiÄŸi sürenin bittiÄŸinin. Yine de inatla akıntıya karşı açılmaya çalışıyor, denizin ta ortasına kadar yüzüp,  ayaklarının yerle temasını kesmek istiyordu. OÄŸlanın bunu yapmasını engellemek için hemen ÅŸimdi konuÅŸmaya karar verdi hayali pamuk prenses ve kıyı boyunca ilerledi, Poseidon’a artık buraya ait olmadığını söylemek için.

Hiçbir şey düşünmek istemediğinde yaptığı gibi, kulaklıklarını çıkardı arka cebinden ve boynunda sallanan müzik çalarına taktı. Ne çalsa dinlerdi şu an ve öyle de yaptı. Play tuşuna bastığında çalanı dinlemeye razı oldu. Kafasını yalnızca müziğe verip dışarıdaki sesleri olduğu kadar içindeki martı uğultularını, dalga seslerini de susturmak istedi.

Hava biraz kararmış, insanlar ÅŸemsiyelerini, ÅŸezlonglarını toparlayıp deniz kıyısından uzaklaÅŸmaya baÅŸlamışlardı çoktan. Balık tutmak isteyen birkaç kiÅŸinin ellerinde oltaları, biraları ve küçük iskemleleriyle çıkmasına, gençlerin “gece denize girelim!” hevesiyle koÅŸuÅŸturmasına ise daha çok vardı. Denize bakarak, denize bulanarak giderken gözüne denize ait olmayan bir ÅŸey çarptı. Yere eÄŸilerek, dikkatlice baktı. Dalgalar bir kolye bırakmışlardı ona. Gülümseyerek ve ellerini suda gezdirerek teÅŸekkür etti sevgilisine bu hediye için. Büyük bir dikkatle boynuna taktı sadece basit bir zincirden ibaret kolyeyi ve yolunu uzatmaya karar verdi. KonuÅŸma bekleyebilirdi, sevgilisine teÅŸekkür etmesi gerekliydi ÅŸimdi.

İki, ya da üç dakika kadar daha yürüdü, yüzünde koca bir gülümsemeyle. Arkadan biri sarıldığında bile deniz sandı önce. İşte, vücuda kavuşmuş ve onu sarmıştı sonunda! Arkasını döndüğünde ve gerçeği gördüğünde de bu yüzden çok şaşırmadı. Tamam, deniz değildi belki onu saran, ama gözleri deniz olan adamdı hiç değilse. Kulaklıklarını çıkarttı kulağından, yapay bir gülümseme takındı.

“Merhaba, ben de tam sana geliyordum ÅŸimdi.”

Deniz gözlü adam heyecanla cebinden bir şeyler çıkarmaya uğraşırken, cevapladı pamuk prensesi:

“Ben de sana! MuhteÅŸem bir deniz kabuÄŸu buldum bugün kıyıda, sonra düşündüm ki benim denizkızım ister bunu. Ortasında bir de delik var, saatlerce buna uygun incelikte bir zincir aradım bugün ama bula- hah o boynundaki niye boÅŸ? Bak ona takabiliriz, tam da olur bence!”

Denizkızı mı? Pamuk prensesti ama o! Anneannesine kalsa “uyuyan güzel” de olabilirdi. Ama kafasında hep pamuk prenses olmuÅŸtu o. Saf, narin, kırılgan. Denizkızı neydi ÅŸimdi? HoÅŸuna gitmiÅŸti birinin denizkızı olmak, denizle beraber anılmak. Sevgilisinin boynundaki zinciri almasına ve deniz kabuÄŸunun içinden geçirmesine izin verdi, bu hoÅŸnutlukla.

“Hah, bak! Çok da güzel oldu. Ben iple baÄŸlarız diye düşünmüştüm ama o zaman bu denli yakışmazdı. Sevmiyorum ben öylesini.”

Adama baktı, başıyla yavaşça onayladı. İnsan yapımı kolye hediye etmişti bir deniz ona ve deniz yapımı bir kolye ucu getirmişti insan sevgilisi. Pamuk prenses solup, canlı bir denizkızına bürünüvermişti bir anda. Ve bu denizkızı için, adamın yalnızca gözleri değil, tüm benliği denizdi şimdi.

“BeÄŸenmedin mi, bir ÅŸeyler söyle? İstiyorsan gider beraber baÅŸka bir kolye de satın alabiliriz Tam da seni düşünürken dalgalar getirdi bu deniz kabuÄŸunu bana, o yüzden sana getirdim.”

“BeÄŸenmez olur muyum? Çok sevdim.”

Denizkızı, insan vücudundaki denizine sarıldı, sımsıkı. Tertemiz oluverdi kıyıları bir anda. Ne kova vardı, ne balıkçılar, ne de zamanı gelince çıkar diye fırlattıkları. Sarıldığı deniz yutuvermişti hepsini, onun için.

Kıyıya vuranlar da yalnızca dalgalardan ibaretti artık.