< Narin ayarda - Deniz tuzlarından oyun hamuru yapmanın tarifi... - Blogcu





22/11/2008

Narin ayarda

İçimden bir sayı tuttum ve çamaşır makinesine baktım.

Yeşil, mavi, kırmızı, mavi. Arada beyaz?

 

“Anneee!”, çığlığı içinde bir koşu, anneyi çekiştirerek makinenin önüne getirme.

İçinden tuttuğun sayı kadar makine turu izleyip anneyi orada beyaz olduğuna, renklilerin arasında bir beyaz olduğuna ve tüm renklilerin onu boyayacağına, mahvedeceğine, onun asla diğer renkliler gibi keskin bir renge sahip olamayacağına, renkler arası ama renksiz bir hale bürüneceğine inandırmaya çalışma.

Annenin gülmesi, çamaşırların dönüşünü, içinden tuttuğun sayı kadar izlememesi.

 

Somurtarak soğuk mermere oturdum. İçimden başka bir sayı tuttum.

 

Mermerleri saymaya başlama.

Tuttuğun sayıya yaklaşık çıkarsa her şeyin üç gün boyunca istediğin gibi gideceğini hayal etme.

Hayalinle oynama.

Hayaline dalmışken, mermer saymada nerde kaldığını unutma.

Tekrar saymaya üşenme.

 

Ellerimi iki yanımdan yere yaslayıp kurduğum bağdaştan kendimi kurtarmaya çabaladım. Bacaklarımı birbirine dolamayı adet haline getirmeme rağmen, çözmeyi her defasında bin bir güçlükle yapmama içerliyordum.

 

Yine de, bunu bacaklarıma da beynime de hiçbir zaman itiraf edemedim.

 

Banyodan çıkarken gözüm aynaya takıldı. Dudaklarım yeteri kadar çürümemişti, tenim de istediğimden daha sarı değildi.

Başkalarına göre saçma sapan gelen şeylere gösterdiğim gereksiz dikkatimi, aynaya yöneltmek istemedim. Nasıl olsa onun da zamanı gelecek, bir şekilde oradan kopamayacaktım.

Bir gün.

Ama o güne daha çok varken, çamaşır makinesinin her dönüşünde ellerimi çırpmak, eğer içimden tuttuğum sayı kadar saniye boyunca nefesimi tutabilirsem bir gün bir portakal olabileceğime inanmak gibi önemli işlerle meşguldüm.

Büyüyünce portakal olacaktım ben!

Anneannemlerin bahçesindekilerden. Denize yazın değil kışın bakacak, limonların ve diğer portakalların kokuları arasında olacak ve hep yazın gördüğüm yeri tüm kış görmenin keyfini çatacaktım.

Öyle hareketli yorucu bir iş de değildi hem bu. Tek yapmam gereken dalımda durmak ve değişimin kendiliğinden olmasına izin vermekti. Hem turuncu…ne hoş bir renkti!

Yeterince parlak ve göz alıcı, yine de uçlarda değil, ana renk değil, korkutan bir güzelliği ya da rahatlık veren bir doğurganlığı, yaratıcılığı yok.

Portakal olmadım.

Olmak için uğraşmadım bile. Çünkü dal bulmam gerekliydi, turuncuya boyanmam gerekliydi, güzel kokan insanların yanında, denizi kışın görmem gerekliydi. Gel de bir kara adamına denizi anlat. Kışın deniz ne olurmuş onu anlat. Olur mu öyle şey?

 

Mutfağa koş, lavaboyu suyla doldur.

Küçük kırmızı tabureyi al önce ama. Boyun musluğa yetmez ki senin.

Musluğu açış, deterjanı lavabonun içine boşaltma, ellerini suda çırpma.

Kendi köpük denizini yaratış.

 

Bugün bile bulaşık makinesini yanlış çalıştırdığımda çıkan köpükleri temizlemek niyetiyle işe koyulduğumda, kendimi oturup köpüklerle oynarken buluyorum.

Sonra köpükler su oluyor.

Saf bir su da değil, deterjanlı.

Her yer yapış yapış olduğunda, köpüklere değil köpüklerle oynamaya bu kadar hevesli olduğuna söven bir kadın.

 

Ellerimi lavaboda oraya buraya sallarken bir şeyler düşünmek istedim. Dikkatimi sadece köpüklere verememiştim bu sefer. Banyodan mutfağa gelirken değişmiştim ben. Koridorda saçlarım uzamış, biraz daha mavi olmuş, gözlerime tozlar kaçmış, gözlerim kızarmış, bileklerime giden kanın akışı bile yön değiştirmişti.

 

Köpükleri elimde tutmaya çalışırken nefesimi tuttum ve içimden bir sayı düşündüm.

Düşündüğüm sayıyı tahmin etmeye çalıştım.

Bilseydim çamaşır makinesinde dönen mutlu ve tembel bir portakal olacaktım. Annem gelip bana gülümseyecek ve mermerlerimizin sayısı kadar öpecekti beni.

Üç hakkım vardı.

Dördüncüde bileceğim.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki ::